Hepimiz hayatımızın bir noktasında şu soruları kendimize sormuşuzdur:
“Neden hep aynı insanlarla karşılaşıyorum?”
“Neden bu döngüden çıkamıyorum?”
“Neden sorun yaşadığım insanlar birbirine bu kadar benziyor?”
“Nasıl oluyor da hepsi beni buluyor?”
Eğer siz de bu cümleleri kuruyorsanız, yalnız değilsiniz.
Çoğu zaman şunu da ekleriz:
“Karşı tarafın bana iyi gelmediğini biliyorum ama yine de bu ilişkiden kopamıyorum… çünkü seviyorum.”
Hayatta pek çok şeyi kontrol edebildiğimizi düşünürüz. Plan yapar, hedef koyar, çabalarız. Ancak sıra duygularımıza geldiğinde kontrolün elimizden kaydığını fark ederiz. Çünkü duygular, insanın en hassas ve en savunmasız noktasıdır.
Bir süre sonra bakarız ki tüm iyi niyetimize rağmen yine aynı noktaya gelmişiz. Aynı hayal kırıklığı, aynı yalnızlık hissi, aynı ilişki döngüsü…
“İnsan Ne Ararsa Onu Bulur” Mu?
Bu noktada şu itiraz yükselir:
“Kim isteyerek kendine zarar verecek bir ilişkiyi arar ki?”
“Ben neden kötü bir ilişki seçiyor olayım?”
Aslında kimse bilinçli olarak acı çekmek istemez. Tam tersine, çoğu kişi geçmiş ilişki deneyimlerinden sonra kendine şunu söyler:
“Artık tecrübeliyim.”
“Birinin bana zarar vereceğini gözünden anlarım.”
“Bu sefer yanlış yapmam.”
Fakat günün sonunda, kendimizi yine bize iyi gelmeyen ilişkilerin içinde buluruz. Çünkü çoğu zaman bilinçli seçim yaptığımızı düşünürken, aslında bilinçdışımız devrededir.
Bilinçdışımız, geçmişte tanıdık olanı seçmeye eğilimlidir. Bu tanıdıklık her zaman sağlıklı anlamına gelmez; bazen tanıdık olan şey acıdır, değersizliktir, ihmal edilme hissidir.
Bu Döngünün Kaynağı Nerede?
Bu noktada bakmamız gereken yer çoğu zaman çocukluk dönemidir.
Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişki, bireyin ilişki dünyasının temelini oluşturur.
Eğer çocuklukta güvenli, tutarlı, duygusal olarak ulaşılabilir bir ilişki kurulamadıysa; yetişkinlikte bu eksik kalan duygular romantik ilişkilerde tamamlanmaya çalışılır.
Örneğin; alkolik bir baba ile büyüyen bir kadın, yetişkinlikte benzer sorunlara sahip bir partner seçebilir. Çünkü çocukken “düzeltemediği” ebeveyni, bu kez romantik ilişkide “değiştirme” ve “iyileştirme” umudunu taşır.
Bu bir tercih değil, çoğu zaman bilinçdışının yönlendirmesidir.
“Altıncı His” Aslında Nedir?
Halk arasında “altıncı his” dediğimiz şey, aslında bilinçdışının çok hızlı bir değerlendirme yapmasıdır. Bir insanı ilk gördüğümüzde, geçmiş deneyimlerimizden gelen yüzlerce ipucu bir araya gelir ve bize bir sinyal verir.
Çoğu zaman ilişkinin başında aldığımız o ilk his, ilişkinin nasıl biteceğini de haber verir.
Bir insanın ilişkiye gelişi nasılsa, gidişi de genellikle o şekildedir.
Bu nedenle hisleri bastırmak değil, anlamaya çalışmak çok önemlidir.
Peki Ne Yapmalıyız?
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz:
Hayattaki seçimlerimizin büyük bir kısmı bilinçdışımızın yansımasıdır.
Bunu inkâr etmek yerine fark etmek ve analiz etmek iyileştirici bir adımdır.
Bir diğer önemli nokta ise şudur:
Sevgi tek başına yeterli değildir.
Bir insanı tanımak zaman, emek ve süreklilik ister.
Bir noktadan sonra “Seviyorum ama…” ile başlayan cümleler artıyorsa, orada bir dengesizlik vardır.
Sağlıklı ilişkide alma-verme dengesi vardır.
Bir taraf sürekli verirken diğer taraf kaçıyorsa; ilişki zamanla değersizleşir.
Alamadığınız duygular, bir süre sonra sizi yorar, hasta eder ve ilişki size iyi gelmemeye başlar.
Kendinizle Temas Kurma Zamanı
Eğer benzer bir döngünün içinde olduğunuzu hissediyorsanız;
kendinize biraz zaman tanıyın.
İlişkideki halinize, iletişim dilinize, sınırlarınıza bakın.
Ve eğer şunu diyorsanız:
“Deniyorum ama yapamıyorum.”
“Hislerime güvenmeye çalışıyorum ama yine aynı yerdeyim.”
Bu noktada profesyonel destek almak önemli bir adımdır.
Her birey kendi problemini çözebilecek potansiyele sahiptir. Ancak bazı konular, tek başına taşınamayacak kadar ağır olabilir. Destek almak; zayıflık değil, kendine sahip çıkmaktır.
Unutmayın:
Başrol değişmedikçe, hikâye değişmez.
Selen Muratoğlu
Uzman Klinik Psikolog
